Archive for Mart, 2009
Uç Uç İnsanı
Bugün Prag’da olasım var!
Kasım’da aşk,
Baharda Prag…
Eski meydandan kolpa Eyfel Kulesi’ne kadar seke seke, hoplaya zıplaya,
Kulenin çıplak tepesindeyim, kollarım Hezarfen Çelebi…
Kalbim ağzımda,
Nefesim, arkasındaki nefesi bekleyemeyecek kadar aceleci, heyecanlı.
Gökyüzünde süzülüyorum…
Gotik kiliseler, etrafında şekerlemeciler,
Kuş bakışı atıyorum meydandaki çiçekçilere
Konuyorum en tepesine saat kulesinin.
Gözlerim kısık, ufku süzüyorum…
Aaa, Roma mı görünüyor?
Evet, evet! Roma.
Takıldım bi’ martının peşine,
Son bir kuş bakışı attım Prag’a.
Kanat çırpacak çok yol var…
Uçmak gerek,
Sus!
Küba Vasiyetimi Yazıyorum

Emekliliğimi Havana’da inek sağarak geçirmek istiyorum sevgili okuyucu. Arada sırada puro sarmak, kirlendikçe Atlantik Okyanusu’nda yıkanmak istiyorum. Öğle yemeğimi Ernest Hemmingway’in barında tüketip, geceyi de sahil kenarında tepesinde bambular olan ılık bir mekanda geçirsem. Gelsin Mojitolar, gitsin purolar. Bu arada emeklilik ikramiyemi de Küba’nın en fazla faiz veren bankasına yatırsam. Küba’da faiz veren bi banka var mı acaba? Gitmeden araştırmak lazım!
Küba’daki mirasımı şimdiden bir blogcuya vasiyet edebilirim:)
Sonunda Numaramı Taşıdım!
(Öncelikle sizlerden özür diliyorum, uzun zamandır fırsat bulup blogumu kontrol edemedim, depresyonlu bi dönemdi. Malzemesi de bol oldu:)
Ne zamandır aklımdaydı ama tembellik işte, buna karşı bulunmuş bi ilaç yok. Aslında tembillik de değil. Böyle ne bileyim, uyuşukluktan öte, tembellikten beri bir şey. Belki de erteleme hastalığı diyebiliriz.
Efendim, bu ay gelen faturamda artık yeni olmayan 150 Türk lirasını görünce gözlerim yuvalarındaki mesaisini bitirmeye karar verdi. Kendilerini dışarı atabilmek için olanca güçleriyle çabaladı. Belki fazla bir ücret değil ama benim gibi part time öğrenci, part time çalışan bir insan için gayet heyecan verici bi ücret.
Neyse, dün üzerimdeki erteleme hastalığını yendim ve hattımı değiştirmek için attım kendimi dışarı. Bu arada yapacağım işlemin adı hat değiştirmek değil, numara taşımak. Bayideki delikanlı sağolsun, cehaletimi aldı üzerimden. Aklımın ucuna bile gelmezdi aslında avea kullanacığım ama ne bileyim, mecbur kaldım işte. Belki bol paralı işim olursa yine geçerim Turkcell’e.
Bayiye gittim, kimliğimi verdim, formumu doldurdum. İşlem tamam. Bayideki görevlileri de bilerek mi böyle seçiyorlar anlamadım. Rekabetin ucu buraya da mı bulaştı?! Manken ajansından eleman alıyorlar mübarek.
Şu an hattımın açılmasını bekliyorum. Akşama kadar açılır dediler.
Metrobüs Vurdu!
Bu Avcılar-Zincirlikuyu, Zincirlikuyu-Söğütlüçeşme metrobüs hattı en çok su satanları, çiçek kaktıranları, kafasında simit kıranları ve ‘camsil-boy’ları vurdu. Adamlar trafikten istifade taş simitleri müzayede taktiği ile satıyorlardı mübarek. Metrobüs satıcıların sektörünü vurdu. Şimdi değişik sektörlerin içine dahil olma çabasında olacaklar.
Onların yerinde olsam, bi önceki yazımda bahsettiğim trafik ışıklarında çay ocağı kurardım. Parayı götürüsün bence. Sabahtan akşama kadar. Arada promosyonlu çay dağıtımı yaparsın, maksak milletin ayağı alışsın.
Trafik Işıksız 2 Dakika
Neden trafik ışıkları dakikalarca yanar. Niçin bu kadar trafik ışığına ihtiyacımız var? Trafikte beklediğimiz yetmiyormuş gibi bir de ışığında mı beklememiz gerekiyor?
Mecidiyeköy’deyim. Aslı Börek’in olduğu yerden, Ortaklar Caddesi’ne gideceğim. Trafik ışıksız yürüme süresi en fazla 90 saniye. Sonuçta birbirini gören iki nokta. Neden uzak olsun ki?
Ama oluyor işte. Arada 5 tane trafik ışığı var, her biri birbirinden sabırtaşı. Bahsettiğim iki mesafe arasını toplam 450 saniyede aldım, 5 katı yani. Normalde bi arkadaşa “otobüsle şurdan şuraya kaç saatte gidiyorsun” diye sorduğunda, “trafik yoksa yarım saat” der. Şimdi bunun yaya versiyonu da var: Trafik ışıksız 2 dakikada gidersin abi!
Yazık. Trafiğimin polisi de durmuş ortada, sinek avlıyor. Kim bilir ne cinayet masası polisiydin sen. Ne hayallerin vardı. Ne işin var şimdi trafiğimin ortasında.